Yalıboyu'ndan Özbekistan Çöllerine
Anlatan :
Arire Nezetli İDRİSLİ - Hazırlayan: Neşe SARISOY
1928 yılında Kırım'ın Yalıboyu'ndaki güzel
Simeiz'de doğdum. Sürgün edildiğimizde 15 yaşındaydım.
O günler, birinci gününden son gününe kadar, hep aklımda.
Nasıl unutulur ki o günler? İstesem de unutamıyorum.
Sürgünden bir gün önce her şey sakindi.
Pek çok evde olduğu gibi bizim evde de cepheden gelen izinli
Rus askerleri yaşardı. 17 Mayıs 1944 günü evimizde büyük
bir temizlik yapmaya başladık. Her şeyi yıkıyor, siliyor
süpürüyorduk. Bizim bu çalışmalarımızı gören Rus
askerleri "Niçin yapıyorsunuz böyle bir şeyi? Ne
gerek var? Ya birden buradan çıkarılırsanız boşuna yapmış
olmayacak mısınız?" dediklerinde, ben "Ömrümde
bir yere gitmedim. Babaannem de hayatında hiç tren görmedi.
Bir kere bile seyahat etmedi. Niye gidelim ki durup
dururken?" diye onlara soruyla cevap veriyordum. Başka
bir şey söylemediler, sürüleceğimize dair bir tek kelime
etmediler.
18 Mayıs sabaha karşı saat dört veya beş
civarıydı. Askerler geldi evimize:
- Çıkın, çabuk, çıkın!
- Niçin? Ne oldu? Nereye?
- Çıkın çabuk hazırlanın! Yolcusunuz!
- Ne yolcusu? Niçin?
- Hainsiniz siz! Sovyet Hükûmeti'nin kararı
bu! Çabuk, sallanmayın! Çabuk çıkın!
Şaşkındık. Sersem gibiydik. Büyük bir
kaos yaşanıyordu. Evde beş kişiydik. Teyzem avluda ağlıyor,
"Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın! Bizleri öldürecekler!
Kefenlerinizi alın!" diye bağırıyordu. O gün, hatırımdadır,
çok tuhaf bir olay da olmuştu. O gün bir fırtına vardı
Simeiz'de. Rüzgâr uğulduyor, ağaçları sarsıyor, kimi ağaçların
dalları kopuyordu Rüzgârın, ağaçların uğultularına, köpeklerin
acı acı havlamaları ulumaları (Arire hanım da ağlıyordu.
Nasıl ağlamasın ki?) ineklerin böğürmeleri ve bizlerin
feryatları karışıyordu. O günün sesleri... Tarifsizdi o
günün feryadları... Korkunçtu... Ardından dolu yağdı,
iri iri dolulardı Biz ağlamadık yalnızca. Sanki, bizimle
beraber gök ağladı, hayvanlarımız ağladı. Ağaçlarımız
ağladı..
Bizleri Akmescit'e getirip hayvan vagonlarına
doldurdular. 28 gün yol gittik. Bütün yol boyunca bir kere
yemek verdiler, Sarıtav (Saratov)'da. Bazılarımız yanına
yiyecek bir şeyler alabilmişti. Bazılarının unu vardı,
pişirip bize de verirlerdi. Vagonumuz o kadar doluydu, o
kadar sıkışıktı ki ayaklarımı uzatamıyordum.
Vagonumuzda ölenleri yol kenarına bırakıp gittik, gömemedik.
Semerkand'a getirdiler, stadyuma topladılar. Yanımıza
alabildiğimiz eşyaları, bohçacıklarımızı bir kenara
topladılar. Bizleri tüfeklerle ite kalka hamama götürdüler.
Anlatılır gibi şeyler değildi. Bizleri dipçikliyor, küfürler
ediyor ve üzerimize ilaçlı kaynar su atıyorlardı. Kaynar
suya dayanamayıp ölenler oldu. Kaynar sular... (Yanaklarından
akan ince ince yaşlar sel oldu burada Arire Hanım'ın. Bir süre
hıçkırıklardan dolayı konuşamadı.)
Hamamdan sonra yine stadyuma getirdiler
bizleri. Biz dönene kadar bohçalarımız, eşyalarımız karıştırılmış,
işe yarayacaklar yağmalanmıştı. Eşek arabalarına koyup
köylere dağıttılar. At ahırlarında yattık. Ne yorganımız,
ne döşeğimiz vardı. Günlerce, haftalarca yerde, yattık.
Oradaki ağır şartlarda, pek çok insanımız hastalandı,
pek çoğu öldü. Yeterli yiyecek verilmezdi. Ağır işlerde
çalıştırılırdık. Yaşlı kadınlarımız, hep Kırım
hasretini anlatırlardı; pek çoğu son günlerini yaşarken,
son nefeslerini vermeden, bir yudum dahi olsa Kırım'ın
suyunu içmek isterlerdi. Bir yudum, bir yudumcuk Kırım suyu
olsa, içsem, rahat ölebilirdim, derlerdi.
Bir gün bir kadıncağızla oğlunu çakallar
yemiş. Aç çakallar. Oğlancağızı ayakkabılarından tanıyabildik.
Bu olaydan üç gün sonra cepheden babası geldi. Selâm
verdi. (Burada Arire hanım yine kendini tutamadı, hıçkırıklara
boğuldu.) Askerden gelen bu yiğit selâm verdikten sonra,
Cemaat" dedi, "Benim karım Anife, oğlum Server'i görenleriniz
tanıyanlarınız var mı? Fotisalalı idiler? Kim
biliyor?" Hiç kimse bir şey yemedi, hiç kimse sesini
çıkaramadı. Nasıl densin çakallar yedi diye.
Sonra bir kadıncık, yaşlı bir kadıncık;
"A balam!... Allah ...... Allah sana sabırlar versin!
Yazımız böyle imiş... Allah rahmet eylesin!..... "
dedi ve anlattı. O, cepheden gelen yiğit adam, gözlerimizin
önünde kendini yere atıp öyle bir ağladı, öyle bir dövündü,
öyle bir yerleri tırmaladı ki dayanılır şey değildi.
Sonra adamı, o yiğiti kaldırdılar yerden, su verdiler,
biraz olsun teskin etmeye çalıştılar. Adamcağız yerden
kalktığında saçları bembeyaz olmuş, çökmüş, bir anda
ihtiyarlamıştı.
Şimdi düşünüyorum, yaşadığımız bu
facialara, dehşetli günlere rağmen nasıl sağ kalabildik,
nasıl olup da Vatanımız Kırım'a dönebildik diye? Bunun
bir tek açıklaması var o da birlik. İsmail Bey Gaspıralı'nın
bize miras bıraktığı birlik. Biz birbirimizi koruyarak,
birbirimizle dayanışarak, ekmeğimizi paylaşarak, birlikte
mücadele ederek bugünlere gelebildik. Burada adını anmadan
geçemeyeceğim bir kişi var. Gafur ağa. Kemaneci idi. Sürgün
günlerinin o ağır, o dayanılmaz, pislik ve açlık içinde
geçen günlerinde bize kemanesiyle kaytarmalar çalardı. 5
dakika olsun onunla güler, hiç olmazsa gülerek ağlardık.
Bize "Qorqmañ balalar, bir kün Vatanğa qaytarmız, şen
qaytarmalar çalarmız" diye sürekli moral ve kuvvet
verirdi.
Allah'a şükür her şeye rağmen dimdik
ayakta kaldık. Millet olarak yok olmadık. Şimdi de halimiz
ağır. Ama birlik beraberlik içerisinde bu günleri de geçeriz
inşallah!
Emel Dergisi , Sayı:210 Eylül - Ekim 1995,
Sf. 36
|